Yalansız bir iç hesaplaşma gününün Z raporunu alıyorum. Dükkan kapanmıştır.
Ağzımın orta yerindeki mayalı arpa kokusundan tütsü yaptım ,
Az mistik , çok aşık.
Eylül ayında hiç aşık olmadım ben.
Mayiran bir aydı hep , karmakarışık .
Ben bir kuklaysam eğer, ilk sen kokla.
Bu akşam beni çok özlemediğin için bir şarap iç. Asıl en çok buna iç.
Ben hiç aşık olmadım Eylül ayında.
Bol bol üzüm yedim , seni düşündüm. Şarap günahsa, tarifi benim mahzenimdedir.
Çok değiştim ben . Şimdi söyleseler inanmazsın .
Çok gülüp, az sevişen ; kahve suyunca ciğerlerini kaynatan bir kadın oldum .
Günaydın.
Bugün de aklına gelmedim ve bir günü daha vebaladın . Bunun için dudak payı olmayan bir bardakta çay içmeli ve yanan dudağına kızmalısın.
Elbette seni aramayacağım. Özel numaranın nefes dinleten erotik gizemi olmayışım, egonun ensesini tokatlayabilir. Bize kızabilir, bu yüzden onu buzdolabına koymalıyız.
Deliyim ben. Kıskançlık krizlerinin ardındaki sevişmelerin orgazm sigarası gibiyim. Taburemi tekmelerken bile , vazgeçmediğim. Sardığım tütünlere açlığım dinmez benim. Sen kahveme izmarit söndürdün , dudak izlerini saklamak için. Seri katiller temiz çalışmalı , öyle değil mi ?
Kül düşmüş bir suyu içer gibi yudumla bu sabah beni. Günaydın. Duşun altında uyuyorsun , yine mi farketmedin beni ?
Kan sızıyor.Küvete, gidere , logara , denize.
Okyanus kanıyor . Ben de mi kansam ?
Hastalıklı bir ağzın , kendinden emin gülüşüsün sen ;
Zehirli bir yılanın , kâhin olma ihtimali.
Bana deli deme , yüzlere gülen sensin. Bana deli deme , düşürme gardını. Sana inanırlar , samimiyetle sana inananlar olacak. Güldürme beni , beni onlara güldürme .Çok zengin bir adamın , ölümcül kanseri gibi ihtimallerin içimde.
Dur dur! Aynayı kırmadan birşey söyle. Yoksa sevişiriz ve bakışlarıyla bir erkeği durduramayacak kadar amatör bir geyşa olduğumu öğrenirsin.
Dur nefes al ! Sondan başa da yazılabilir kitaplar , eğer acı çekmeyi biliyorsan. Okurken sondan oku hem daha lezzetli . Acıyı öğrenmek için mektubumla kes dilini.
Ben evin tozunu aldım , git ve sahnenin tozunu em şimdi. Kanı beyninde dolaştır. Üzerime sıçrat ve acıtmaktan korkma. Üzüm yerken seni düşündüm. Mayalı meyanlı koku ondan.
Ne dedin ? Beni buldun mu ?! Hay....at gitsin...!
Ve geçip karşıma otuz yılının mahsulünü topla şimdi. Ben hayata çok erkenim. Kaçırıldım. Hayat beni dağa kaldırdı ve defalarca tecavüz etti. Bana acıttığımı söyleme , gerçekten acımıyorum . Ben yaşıyorsam şayet ; otostop çekerken Azrail'in duracağı kadar yetenekli bir geyşa olmayışımdandır.
Sana şefaat edecek bir sevgi bırakıyorum ardımdan ;
Bak içime , ayıl, anla.
11 Ekim 2011 Salı
19 Eylül 2011 Pazartesi
Kanser Rapunzel
Kağıdı, kalemi elime almadan da yazabilsem keşke diyorum bu gece. Kağıtlarda ve resmi tutanaklarda herkes yaşayamadığı aşkın adından " Sensizlik" diye bahseder. Hiç anlamadım ben , ne onları ne de kendimi. Ben sensizlikten bahsedemedim, bahsedemiyorum hiç. Keza sensiz kalmadım sanırım , hiç. Seni uyuyup , seni uyandığım günlerim var benim cüzdanımda.Bozdur bozdur , yalanlarını harca.Hadi bu gece kaldıralım engelleri dediğimi duyabilsen, koşarak düşersin geceme ; hiç şüphem yok. Gerçekten sensizlikten falan bahsedebileceğim bir şeyler yazabilirdim o zaman . Çünkü sen benim oldukça sensizim ben. "Gidecekmişsin" gülünün , dikeni üzerinde oturuyorum ; dünya o dikenin üzerinde dönüyor çünkü o zaman.
Beni sevebilmeyi ne çok istediğini biliyorum desem, sana bir yalan borcum olur. İstediğin son şey bile değildi , biliyorum . Ten kaybından öleceksin diyor doktorlar; sen onlara " bizim ten grubumuz farklı" diyorsun . Doğru ; ben zate ten uyuşmazlığı cinayetinde , sırtımdan vurulmuştum . Bir felçliyim artık , ve sen hala hastahanenin pek elektronik yataklarına , keskin bıçaklar yerleştiriyorsun . İşin bitince de bir tanesini karnıma koyacaksın . Gelsen , sevişemeyecek kadar çok şarkı biliyorum artık . İki sırt arası , kanlı bıçak yarası.
Seninle uyuşmayan tenimizin , başka uyuduğu yerlerde bile dile gelmiyor tadım . Tenimin bütün hayatları kurtarabileceği yerlerde gölgen araya girip , hücrelerimi ekşitiyor. Kurtulamıyorum bu kanserden . Söküp atmak istiyorum , saçlarımı feda ediyorum hatta. Zevkten delirtiyor beni bu tarifsiz "anı yaşa"lar. Çünkü kendimi keşfediyorum , seni sensizlikten feshederken . Ama korkuyorum ; benden paranoyak bir Rapunzel yarattın. Üstelik kel ve aç karna badem şekerleri yemeye mahkum . Hadi oğlum , hadi yavrum ; hadi bana utanç içinde kelebek yüzmeyi öğret şimdi. Deli gibi kurtulmak istediğim kanserimle sevişirken , misyoner pozisyonda cenaze törenimi izleyelim . Bu sefer ömürlük bir filmde. Biliyorsun , ben iyi bir yazar değilim oğlum ama seni seversem gerçekten , gerçekten iyi sevişir'im .
Bak oğlum;
Aşk seni kızıl saçlı bir kadının öpülmeye yaratılmış dudakları gibi bekleyecek ama sen hep o sarışın'la intihar edeceksin. Ah be..ah ! Senin o sarışınla komadan çıkmayı bekliyor birileri.
....
Oturdum , kalan saç diplerimden keşkeleri ayıkladım .
Ve senden geriye hiçbir şey kalmadı.
19 Ağustos 2011 Cuma
Akvaryum Dünya ve Vatkalı Omuzları
Merhaba ,
Ben herkesten çok yaş küçük olan kız.Size bu mektubu akvaryumdan yazıyorum.Kerhane tatlısı ister misiniz?
Neyse.
...
Al , yine sana ağlamaklı bir kız çocuğu mektubu yazışımla , kahve iç . Nasılsa yoksun.
Sadece küçük bir dünyam olsun istedim, büyük gelmesin istedim üzerime.Ablamın kıyafetlerinden , üstüme mecburi uydurulmamış bir dünya.Omuzlarıma vatka yerine mutluluk koyacaktım o zaman. Hiçkırmadan ağladığım günün ertesinde, beni anlayan tek kadına ; " kanamıyor şimdi , durdu dün ya." deyip , gülebilmek istedim.
Zamanla geçer-miş diyorlar yahu ,öyle diyorlar.Ben düzenli olarak her gün alıyorum bi' tane.Ama geçmiyor ? Sanırım hepsini dökeceğim ağzıma.İntiharıma teşebbüs mü sayılır bu şimdi ? Gel ve teneffüse çıkar beni , suni de olsa.
...
Bana bakarken inanılmaz bir hayranlık var sanıyordun gözlerinde.Benim, bana hayranlıkla baktığını düşünmemi istiyordun çünkü . Gece mavisi saten pijamalarımı her giydiğimde, dile getiriyordun bir de utanmadan. Gözlerindeki o kuşkudan utanırken ben , sen " Gözlerime inanamıyorum ! Tanrım bu kadın benim mi ?" diyordun.Bense o an gözlerindeki sahip olma kuşkusuna inanıyordum. Bu yalan aşkın gerçekliğine inanıp , kendimden nefret edecek sebepler zulalayıp , gelecek gecelere yatırım yapıyordum.
Kalacağını söyledikçe , sana o kadar güvenmiyordum ki ; güvendiğim her şeyden güvenimi çaldım.Tıpkı bir hırsız gibi kendi inancımı çaldım .
Al , yine sana ağlamaklı bir kız çocuğu mektubu yazışımla , kanser ol . Nasılsa yoksun.
...
Yüzümü gizlemiyor artık ellerim.Ağlarken de , burnum kanarken de yok ellerim. Birisi avuçlarımı çaldı ve arzularını okşadı . Teninin rengini unutsunlar istedim, usturayla terbiye ettim parmak uçlarımı.
Artık o yeni defter; o kalpli defterde de yazmıyor bir şey. Yazdığım ne varsa gelişine; gelişine parçaladım . Pişmanım ; istediğini yaptım. Delirmeme gerek de yokmuş senin için. İyileş demiştin, öyle gel...Bomboş bırakıp , tükürükle dolduracağım onu.Sen bana hep hicazdın da, ben sana hiç caz yapamadım damarlarımı emdiğin akşamlarda.Şakaklarında beliren, otuza merdiven dayamış beyaz saç tellerini batırdım ellerime.Görünmesin diye kazıdığın saçlarını , en çok onları sakladım .
Çığlıklarımı duyuyormuşsun bazı geceler. Korkmamalısın. Senin için "BEN NEYİM?!" diyemediğimden, " 'sen kimsin ya! ' 'sen kimsin!' " diye bağırmışlığım çoktur.
...
Ben inanmadım mucizelere hiç , tesadüflere muamele çektim. Şefkatle sevdiğim, evrenin en güzel yüzüydü belki de. Acımasızca girdin o şefkatın arasına , kahrolasıca kibirinle . Utanmadın , bütün gecemizi aydınlatan şarkıyı da çaldın . O yüzü daha çok sevecektim, bıraksaydın daha çok sevecektim Kibiristan'lı, ÇOK SEVECEKTİM. Çünkü organlarımla düşünmeyi bıraktığımdan beri , orospuyum. Çünkü ruhuma 24 saat tecavüz eden birine , katil demem gerekirken " sana kurban olurum " diyebilecek kadar, kendime ait değilim. " Canım acıyor !" diye bağırıyorum da, canım neresi ki benim ? Yazacak tek bir kelimem kalmadığını bilsem , kıyıveririm canıma. 3 deyince çek tetiği . Şimdi daha mı kolay ? İnsan kendisiyle sevişemiyor. Bana yaranı göster . Sonra da yokmuş gibi davran . Kibirini öp . Ben sigara külleriyle makyaj yapacağım.
Artık aşk literatüründe kabul görecek o "ilk yaz" akşamı. Dünyanın en uzun gecesi 24 Hazirandır. 21 Aralık falan değil . Yemişim ekinoksu ya , kulağına birşey söyleyeceğim biraz eğil. Sen dünyanın en uzun gecesinde kaybettin babanı; ben dünyamın en uzun gecesinde kaybettim , senin baba olduğun evin annesi olma umutlarımı.
...
Tamamen gidişinin ertesi günü geldim semtine.Bir pazartesi akşamı . Deniz kenarında oturdum , martılara hırka ördüm ve çay bardaklarına izmarit sakladım. Dönerken de İstanbul'un boğazında kaldım.İstanbul beni kusmadı rimellerim de akmadı..
Al , sana kaybetmiş bir veda mektubu yazıyorum . Sonu bile acısız. Nasılsa yoksun.
Ama...
yanacaksın.Ateşin suyla sevişmediği , kalemlerin suç aleti olmadığı , asla bulunmadığım yerlerde hem de. Ve eğer cehennemin parolası , yaşarken yaktıkların ise ; yakarken olduğu gibi yanarken de adımı söyleyeceksin . Şeytan'ın tükürüğüne muhtaç olacak kadar sarınca vücudunu " ANLADIM SENİ ! ANLADIM !" diyerek bana ; kurtulamayacaksın.
...
Ah be oğlum,
Utanmadın.
Hiç utanmadın , benim yaşadığıma hastalık teşhisi koyarken.
Ama biliyor musun ?
Annen; acıdan kanayan dizlerimi , arkadaşlarımın korkak ve kızgın bakışlarını , esnafın beni sakinleştirmeye çalışmasını ; annen sana biriktirdiğim aşkı görse; seni doğurduğuna utanırdı.
5 Haziran 2011 Pazar
Akşam göz
Hissetmeyi bırakmak,sigarayı bırakmaktı benim için.Ama bırakmış olmalıyım ki,boş boş bakıyor; bir zamanlar nefret ettiğim bir kadının omzunda, " ne oldu böyle.." diyip duruyordum..Pencerenin önüne,kopan parçalarımı söndürüyordum hep,gecenin bir saati,kör olan gözlerim görmeye başlayana dek.
Aylardan Mayıs olması,hiçbir şeyi değiştirmiyor çünkü ben her seferinde aynı parlak ışıkları görüyor,Temmuz'u yaşıyorum o şarkıda.Görmeye başladığım ilk an farkettim tesadüfen,ne kadar uzun zamandır kaçtığımı...Bacaklarım titriyorken.
Ne zamandır oradasın aslında,bir kış gününden beri ve varlığım hiç farketmemiş yokluğundan,seni.Temmuz değil,ama ter içindeyim."Teşekkür etmeliyim.." İçim konuşuyor,Temmuz olduğum,yaz koktuğum için,diyorum..."Kimsin sen".Bana kendini anlatmalısın diyorum...Sonra,bunlar oldu zaten sonra...Aşk yerine,tercih edilebilecek ne kadar kaçış yolu varsa,mevsimlerce seçtim .Gözlerim , uykuya küfretmeye başladı o gece,akabinde soğudum,ısındım,kalbim var,ben güzel-,yorgunum...Ardarda üç sabah , "Günaydın" uyudum ben...
Haftalardır yüzümü görmedim.Aynanın karşısında ellerim yüzümü keşfetti bir Salı sabahı...Ne senin tütüne ihtiyacın var,ne benim kahveye.Kahvesizliğe dayanabilirim demiştim,bir kere...Ayna diyorum,aynada yüzüm şaşırdı..Dibe vurmuş saç kalıntıları,darmadağınık kaşlar ve ağlamaktan ölesiye tiksinmiş bir yüz selamladı beni.Arındım.En fazla çabayla ne kadar toplayabilirdim , kırıklarımı? Ne gerekiyorsa yaptım,önce korkularımı,sonra dudaklarımı boyadım.Sigara ve yanık kokan bir kadın olmamak için,içimin pencerelerini açtım.Nasıl gözüktüğümü bilmiyorum,ne göreceğim umrumda bile değil.İki sene , altı ay , bir hafta sonra ilk kez anlatır gibi anlatacağım kendimi.
Kalp atışlarım ile şah damarımın arasındaki farkı sezemeyecek kadar , içsesimden patlayan kulaklarım,ilk defa sürmeyi beceremediğim kırmızı rujum ile , hiç tanımadığım iki kıza nasıl göründüğümü sorarken; beni gömüldüğüm yerden çıkaran bir gürültüyle irkildim.Gelişinden belliydi,getireceği ses...Sadece göz görüyordum.Koyu,büyük,en az benim kadar yanmış,iri ama ürkek bir çift göz..."Bu" diye içsesimden dökülen tek kelimenin ardından,yanağımı bir "Merhaba" öptü."Selam" değil,"Meraba" değil..MERHABA...İçim temmuz,temmuz yüzüm; çığlık içim,içim hoşgeldin...
O gün dünyanın en güzel üçüncü kahvesini içerken,içimdeki sandalyeyi itti ayaklarım.Artık sahne bizimdi..Kendimi anlattım ilk kez anlatır gibi,aynaya bakar gibi...Bırakıp kaçmalıydım onu,ölülerim canlandı.Bırakmamalıydım,bırakamazdım,bırakamadım onu."Bu" demiştim,Temmuzdum,akşamdı gözü.Hiç kavuşmadı dudaklarımız,hiç sarılmadım."Bu"ydu çünkü.İlkti bu.Birşeyler olduğu için "biz" olmamıştık,olacakları düşünüyorduk "biz" olurken...Kendimiz için en korktuğumuz yerdeydik.Aşk gibi , üç harfliydi,adını anarsam gelir miydi ?
...
Korkularım çıktı sonra birer birer sahneye,benim adımdı bu.Şarkıydı benim adım."Terkeder beni korkusu"ydu.Bir masaldım,bir vardım.Kaybettiğini sandığı Duygu'suydum,çocukluk aşkıydım...Kalbi atabilirdi artık.Ben ilk adımı atan olmalıydım.Ad'ımı atmalıydım ilk olarak...
....
Bir yara kabuğuyla vedalaştı ve yeniden doğdu birileri.Bana verdiğin kelimelere , nefesim bu kadar yetti..Ben seni içimden başka yerde anlatamadığımı anladım...Sen bana "hoşgeldin" dedin...O hep hayalini kurduğun "Gel..." i sana ben söyledim...
Ben Temmuz'um şimdi: "Temmuz'un adını adınla değiştirdim."*
Ben kadınım şimdi! Bak , kalbim.
Ben kadınım şimdi! Tanrı korkularımı affetti.
Etiketler:
*Küçük İskender-Sharco (alıntıdır)
17 Mayıs 2011 Salı
bir okyanus'tan bir iç deniz'e.
Bir okyanus'tan bir iç deniz'e
....
Parmak ucumla,yatağa dağılmış külleri toplarken düşündüm.Bir gülüşün gözlere dökülüşü nasıl anlatılabilirdi?Benim için en acı gülüş,dünyanın gözlerime dökülüşü..Yüreğime değmeden yüreği eriten masumiyet,şimdi her gece eziyet demekti ciğerlerime.
Bir kokuya , tek seferde alışmaktı sana karışmak.Abimin yüzüne bir kere daha mahcubiyetle bakmaktı,o nefret edilen şehirdeki çocuğu haklı çıkarmaktı."Daha bunlar iyi günlerim" sözünü bir ayet gibi kaderine işlemekti .
..
Fısıldadım geceye , uykusuzca.Beni sevdiğin için ,kokunu bırakmış olamazsın.Bunu bilerek yapmış olma ihtimalini bilmiyorum ama,isteyerek yapmadığını hissedecek kadar çok kanıyorum.Şekersiz ve sütsüz kahvemden kalan son yuduma sigaramı atıyorum.Sana yalan söyledim genç adam,sigarayı bırakmadım.
Kendi cümlelerimi , kendime tekrarlıyorum.Yüzümde memnuniyetsiz bir lanet var,senin yüzünden , artık ikinci bir şeyi sevemiyorum.
"Daha erken değil mi , erken...ama istiy...hayır..zaman..erkendi..."
Hayır! Hayır,ben konuşmuyorum.Bacaklarım titriyor.Şimdi şereflisin,çünkü sevmediğin birine sarılmıyorsun.Şerefsizlik yapmıyorsun,sevmiyorsun çünkü ya,sarılırsan kırılır.Sevmediğin bir sevişmenin onursuzluğunu dudaklarına yapıştırıp,bir daha hayalini kuramayacağım iki kişilik uykulara gömüyorsun beni.Ya da bunların hepsi mi KADERDİ?
...
Ben sebepli suçluyordum yüreğimi; seni içime kim ittirdi ? Yalınayak,kanatarak gezinirken gözbebeklerimde,yüreğimi aşındırarak kaçan senin hangi karakterindi? Cümlelerimle yüceltiyorum seni,acımasızlığımın tümü kendime.Bir sigara içimlik zamanda , seni gamsızlaştıran , beni yorgunlaştıran da yine benim cümlelerim değil mi ! Kelimeler keskin...
Ağlamıyorum,hem aşk kaç harften yapılıyor biliyorum.Hayallerimde yolculuk ediyorum,her yere götürüyorum seni,her yerdesin benimle...Benim hayallerimi,emir kipinde sürüklüyorsun kendine. Canının acısıyla alev alev yanıyordun ve söndürebilecek bir tek benim gözyaşlarım vardı, hepsi buydu sanırım.
...
Ben küçücük bir çocuktum,kumbaram biriktirdiğim sen'lerden sancılanıyordu...Yazmak için acı çekmekti sendeki adı,ben kusabilmek için bir İÇ yaptım kağıtlardan kendime.Senin asaletin , benim sefaletim oldu . Ayıplayabilirsin şimdi beni.Bahar aylarında papatya taçları yerine,kitap arasında sakladığım o küçücük çiçekle dalga geçebilirsin de.
Ben kırılmış parçalar gibi sakladım seni,sen gülüşünle bir gülü soldurdun .
...
Omzuma yerleştirdiğim kokunla, asil yalanlarını okyaşıp uyudum yalnız başıma yatağımda.Yalanın beni piç etti, gülüyordun sen oysa.Utanmadın! Gitmedin! Kalmadın da...
Ben ağlamadım.
Ne ben çocuktum, ne sen delikanlı , ikimiz de suçluyduk, ben de değildim haklı...
Ben ağlamadım.
Sigarayı bırakmadım.
Yatağa oturdum , 20 satırlık bir "ne acı,yazık" hikayeye sarıldım.
Kaderin yanağımda dans edişini izledim,durdurdum,geri sardım.Sana anlatmak zorundaydım.Ben okyanusumu kucağıma alamadım.Uzak bir şehirde,bir çocuktan bir baba yaratamadım.Ve şimdi bir genç,bir adam,bir yalan,iki yazıkla bu şehri terkedişimi düşlüyorum ...
Ve sigara içiyorum.Asla anlamayacağın bir dille,yalanının tadına bakıyorum.
Şimdi yalnızlık yok evde, ama;
Ağlıyorum.
Oturmuşum yatağıma,
Kendim için ağlıyorum.
GÜLSEREN AYDIN'A
16 Mayıs 2011 Pazartesi
FUNERAL
İçimde barındırdıklarımdan nefes alamazken içime aldıklarımdan bu kadar habersiz kalışıma şaşırdım ilk kez. Yatağımdaki üç beş damla silemediğim kana kayarken gözlerim trilyon kez kırmızı mürekkeple yazılmış mektupları çöpe attı yakın arkadaşlarım.
Yakın arkadaşlarım…
Yatağımda bile yakın arkadaşlarım.
Dudağınıza eminim gelecektir başkalarında bıraktığım tadım. Yakın demiştim değil mi? Durmayın evet, gözünüzü kırpmadan yakın, arkadaşlarım. Bugün günlerden hiç değil benim de adım var. Çişimi yapmaya gittiğimde bir de hamamböceği öldürdüm. Klozete atıp şifonu çektim. Hayırsız bir Cuma günü çilek reçelime pulbiber dökmek için çalacak mısınız kapımı, hep gülen suratımı görünce somurtan güzel yüzlü adamlarım?
Hayatında sadece dört erkek tanımış bir kadın olmaya özendim bugün. Tırnaklarımı silsem, gözlerimi boyamasam, dudaklarım da kanamasa olabilirdim, kim olabilirdi? Bu benim tasarımım mıydı? Ben artık kocaman bir kadın mıydım? Kendimi dörtle çarptım. Matematiğim iyi olsa, yine kadın olurdum. Sadece zengin bir kadın… Dünya kadar fahişe bir sabaha yüzyıllardır ağlayamayan gözlerimi açarken gecesi hep bir dal otla kapanan akşamlar yaşanıyor hâlâ. Gülümsemeler gülümsemeler. Hatta dozu kaçan kahkahalar. ‘’Ağlayacaksın, bunlar daha iyi günlerin’’ diye bakan yeşili toprağa gömen gözlerinin rengini dahi bilmediğim insanların parmaklarının arasına saklıyorum ağlatılmaya fazlaca müsait gözbebeklerimi.
Beni artık ne ağlatabilirdi? Tanımadığım bir şehirde esmer bir çocuk mu, seviştiklerime kendini düzdüren şiirimin kadınları mı? Saçlarım çok kısa, gitti herkes. Saçlarıma ağladım. Üç kere öptüm iltihaplı dudaklardan. Sabah 7de gitti. İki yüz-lü yirmi yaşlı hikayemin yarısını karaladım. Ve bir daha altıda hiç çalmadı telefonum. Ait olmadığım bir yerde kaderimin aynası esmer bir kadına ağladı sonra gözlerim. Bira çok köpürdü, biz çok seviştik. Herkes hâlâ yaşıyordu. Ve bizim tek isteğimiz de buydu. Yaşamak.Dudağına kırmızıyı yakıştıran ve orospu bile olamamış bir kırmızıyla aldatılan iki kadının tersten yakılmış sigaraya benzeyen hikayesi sadece bu. Elbisemizin vücudumuza, ruhumuza en uzak yerindeydi fermuar. Sırtımızda. Güldüler bize. Sever gibi, aşık olur gibi, gider gibi, kalır gibi, dalga geçer gibi, dalga sarar gibi.. Artarda içilen sigaralarımızı sorgulayan gözler, izmarit çiğnemeye alışmış kamera bile girmiş midelerimizin neler yediğini tahmin edemezler. Ne yalanlar içtiğimizi düşlerinde bile göremezler. Midem bulanıyor diyorum, doktor tersini söylüyor. Duygu durum bozukluğuymuş diyorlar. Bozulmayan neyim kaldı diyorum. Babam yüzüme bakmıyor. Hâlâ mutlu tek kelime yazamıyorum. Gülseren de yazamıyor. Renkli gözlerden midemiz bulanıyor, akabinde sevişirken şefkat yutuyoruz kimimiz. Düzinelerce orgazmın ardında hâlâ titreyen bacaklarımız var. Eeh yeter, içimizi s.ktiler diyorum, kimse mi anlamıyor?! Hâlâ ağzımda birlikte aldığımız nefes. Rakı bile içemiyorum, mavi masalı bir meyhanede. ‘’Dün gece’’ diye bağırıp sonunu getiremediğim cümleyi unutmuş olman üzüyor en çok beni. Seni istiklal caddesi kadar bile sevmiyorum artık. Beni en son öpüşünle, onu tekrar görüşün arasında.. Artık unutmak istiyorum. ‘Unutmak büyümektir’ diye fısıldadım kulağına el ele uyurken. İki yakası bir araya gelmeyen o şehrin bir yakası uyku düzenimi de bozdu, diğer yakası da ne gariptir ki uykusuzluğuma ortak oldu. ‘’Hey genç adam sanırım artık yüz yüze bakmamalıyız yoksa içim daha çok parçalanacak’’ diye arkasından bağırmak istediğim bu akşam, doğmamış okyanusumun bir kez daha ölebileceğini hatırladım. Bu yüzden ağız dolusu sustum. Şefkatten dibine kadar yoksun orgazmların hiçbir tarihte adam olamayacak oğlan çocuklarını iğrendiğim tüm iyelik ekleriyle, emir kipleriyle içime çekerken, yine içimden fısıldadım ‘’sevdiğim kadar sevilebileydim’’ diye. Sadece içim yine içim hıçkırdı hıçkırdı, kekeme bir kumarbaz edasıyla.
Biz hiç susmadık aslında. Benim gözlerim söyledi sana. Sonra hiçbir zaman bulamayacağım o evde uyuyuşumuz geldi. Kustum, tükürdüm. Öptüm. İnanmak neydi unuttum sonra. Benim tek yüzüğüm babamın yaş günü hediyesi olacaktı. Kabullendim. Yaş günü. Kötü çocukların günü, gözümün bana lanet ettiği gün yaş günü. Neye üzüldüğümü bile bilmiyorum. Adımı hatırlamıyorsun. Seni utandırmak istemiyorum ama kasığımdan yediğin iki tokatla kendine gelemeyeceksin biliyorum. İç kanamalı bir şizofren oluşumu önemsemeden gireceksin yine içime. Belki adı değişecek bu şeyin ama uykusuzluğumu kim unutturabilir ki bana? Hadi yaramın tadına bak dilinle. Ben sadece omzumdan gelen kokuyu unutmak istedim. Boş ver, şarkı söyle. Anlatacak bir şeyim olsun benim de.
Babamdan utanmadan babamın hediye ettiği bir kalemle yazmadım, kazıdım bakire mahcubiyetinden bilmem kaç mil uzaklığındaki yazılarımı. Bir ömür biçtiler, bir gurbet verdiler. Yabancı gözlerin çekirdek çitleyen bakışlarla izlediği göz altı morluklarım ne van Gogh eseriydi ne de başka bir şey. Ben sadece yaşamıştım hem de onların ‘ibne’ dediği bir şehirde. Evet yaşamıştım onların bugün çizilmiş kaderini, daha doğmadan kürtaj masasında annemin rakıya aşık yüreğinin masmavi rengiyle. Utanmadım bu gece ışığı açtım. Yaralarımı görür müsün, görmezden gelip geleceği tanrının kalemiyle o an yazar mısın, bilemem. Elmalı turtayı severken çiğneyip çiğneyip yutmadan tükürür müsün, soramam. Ta arka masadan gülüşlerinin en çocuk yanına sarılırım, lanetler okumamaya gayret ederek..
Gülseren Aydın- Duygu Karacan
http://gulserenaydin.blogspot.com
Etiketler:
http://gulserenaydin.blogspot.com
28 Nisan 2011 Perşembe
Yarım mı kaldık dersin Yeşil?
Burası yarım kalmışlıklarla dolu.Aç gözlü biri sanki herşeyin ucundan ısırmış.
Burada herşey yarım.Tamamlanmış,sonu olması gerektiği gibi yazılmış ve bitmiş bir hikayesi olan kimseyle tanışmadım henüz.Herşey bitmiş ama,yarım .
Benim de tamamlayabildiğim bir hikayem olmadı hiç,ama inatla yazmaya devam ettim.Kalemi nefesimle ısıtıp devam ettim yazmaya.Bir kaç kelime daha kurtarabilme ümidiyle.Ama yine yarım kaldı her şey.Hiç sonu geldiği için,bitmedi duygularım.Bitmesi gerektiği yerde ya aç gözlüydü kalbim,ya inatçı.Belki de bu yüzden çok makyaj yapıyorum , kızmasına rağmen.Göz çukurlarımda yarım’larım uyuyor.Yarım yamalak büyüttüm hep içimde,yarım bir aşk,yarım bir hayat,yarım bir adam ve onun yalanlı hikayesi.
Kalemi elime alma sebebim de bu ısırılmışlık,bu emilmişlik oldu.20 yılımı yarıya bölen de buydu,ömrümün en eksik yeriydi belki de.Bazen hepimiz cesur olmak zorundayızdır.Çünkü değişmiyor cevaplar,duymak istediklerimizi söylemiyorlar bize,o korktuğumuz bakışlar tadımıza bakıyor.Ve en önemlisi korkular ısırıyor her yanımızı.Beni cesur olmaya zorlayan,korkaklardı aslında.Hiç bir hikaye yarım kalmamalı,hepsine en azından bir son yazılmalıydı.Sonlar zaten kötüdür demişti diğer yarım.Ama yine de bir son yazılmalı,en azından neye üzüldüğünü bilmeli insan .Diğer yarım diyorum hala,bak yine yarım …Eğer aynı yerden kırılmamışsa,yarımlar bir bütün etmez.Aynı yerden mi kırılmıştık biz ? Bilmiyorum.İkimizi toplasak bir hayat eder miyiz?
Hep aynı terane,bıkmıyor insanlar klişeleşmiş cümlelerden.”Kendine değer ver,kırılma,güçlü ol,kimse senden değerli değil”.Hadi oradan ! Bunları derken yorganın altından gelen hıçkırık sesini duyabiliyorum.Hepimiz gibi.Bir kere de sen alsaydın keşke kalemi eline,yarım kalmış hikayeye noktayı sen koysaydın diyorum.Hep birşeyler diyorum ve bu senin pek de umrunda değil.Bir sonu olsundu..Olmalıydı.En azından bir ucumu bağlasaydın.
Yarım kalan bir hikayeden bahsetmiştim di mi? Ha evet evet konu yine sana gelmiş.
Yarım kalan her hikaye,gözlerinden bir bakışı çalar.
Bir yorgunluk koyar yerine,bir sızı ekler.
Her şey tamamlanabilmeli,yarımlar da tamamlanmalı,anlıyorsun ya Yeşil?
Buz gibi duran bir ben vardı nice zamandır.
Ve şimdi ayaklarının altından sızan,benim sularım.
Yazdım işte sonunu.
Eridim.
.
.
.
Nokta.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




